Cumartesi , Aralık 15 2018
Ana Sayfa / Genel / Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Nedir?

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Nedir?

Dikkat beyinde birçok bölgede gerçekleşen, karmaşık işlemlerle oluşan bir süreçtir. Dikkatte, çevrede birçok uyaran olmasına karşın, o anki amacımız ve isteğimiz doğrultusunda, seçtiklerimizle ilgilenmemizi sağlayan sinir sisteminin işlevi olarak tanımlanabilir. Dikkatte yoğunlaşma, odaklanma ve bilinçlilik mekanizmaları önemli işlev görmektedir. İlk olarak çevredeki uyaranlar seçici olarak işlenmelidir. Birçok uyaran olmasına karşın, o an işlenmek üzere bir kısmı seçilirken, bir kısım uyaran da filtrelenmektedir. Dikkatin seçiciliği, bizim davranışlarımızın kontrolünde çok önemli bir rol oynamaktadır. Eğer bu seçicilik söz konusu olmasaydı, durum ve uyarana uygun cevap verilemezdi. Bu odaklanma sadece dışsal uyaranlarla ilgili değildir, içsel uyaranları da düzenleme ve odaklanma için oldukça önemli bir süreçtir. Kolb’a göre, dikkatin davranış repertuarı ile ilişkisi vardır. Ve bu durum evrim süreci ile oldukça ilişkilidir. Canlıların duyusal kapasiteleri arttığı oranda, davranış seçeneklerinin de arttığı belirtilmiştir. Bu süreçte yürütücü işlevlerin rolü özellikle bilinmektedir.

Tavsiye Bağlantı: Psikoloji Yazıları

Yürütücü işlevler, dikkatin yönlendirilmesini sağlayan, bilgi ve aktiviteleri koordine eden, bilgi işleme sürecinin yöneticisi olarak açıklanabilir. Dikkat bilişsel aktiviteye odaklıdır ve dikkati dağıtan diğer unsurlara karşı dirençlidir. Bu süreçte, bellek, algı, bilinçlilik, düşünme, karar verme ve dil ile ilişkilidir. Dikkat sayesinde farkındalık dediğimiz duruma ulaşabiliriz. (Yürütücü işlevler hakkında ayrıntılı bilgi için şu linke tıklayabilirsiniz.)

Dikkati etkileyen çok fazla biyolojik, fizyolojik ve psikolojik etken mevcuttur. Dikkatte duyu organlarının rolü oldukça önemlidir. Çevreyi duyu organlarımız aracılığı ile algılarız. Dikkat bozuklukları ise sürecin pek çok aşamasında ortaya çıkabilir. Bazı durumlarda dikkat amaçsız bir biçimde dolaşabilir. Yani bir uyarana dikkati vermekte güçlük çekilebilir. Bazı durumlarda ise, dikkat bir noktaya kısa süreliğine verilmişken, ilgisiz bir uyaran ortama girdiği zaman dikkat çelinir. Bu durumda uygunsuz bir uyarana kısa süreliğine de olsa bir odaklanma yaşanır. Birbiri arasında yarışan düşünce ve duygular nedeniyle düşünce akışında tutarlılığı görmeyi.

Tanımlama ve Tarihçe

“Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) aşırı hareketlilik, dikkat sorunları ve istekleri erteleyememe (dürtüsellik) belirtileriyle ortaya çıkan bir psikiyatrik bozukluktur.” Bu dikkatsizlik ya da aşırı hareketlilik değerlendirilirken, çocuğun içinde bulunduğu gelişim dönemi de göz önüne alınmalıdır. Genellikle 3 yaş civarında, çocuğun yaşından beklenen dikkati sürdüremediği ya da akademik, sosyal, davranışsal sorunlar yaşamaya başladığı görülür. Fakat tanı genellikle, farklı zihinsel becerilerin de işin içerisine girdiği ilkokul yıllarında konulmaktadır.

DEHB’nin 20.yüzyılın başından bu yana tarihsel gelişimi incelendiğinde, araştırmacıların konuya yoğun ilgi gösterdikleri görülmektedir. İlk olarak 1798 yılında Alexander Crichton “Mental Restlessness” isimli kitabında DEHB’nin dikkatsizlik alt tipinden söz etmiştir. 1846 yılında ise Alman bir psikiyatrist olan Heinrich Hoffmann “Struwwel Peter” isimli bir kitap yazmıştır. Çocuk ve ergen psikiyatrik hastalıklarını anlatan kısa hikâyelerden oluşan, bu kitaptaki hikâyelerden biri olan Hareketli Philip’de DEHB belirtilerini gösteren bir çocuk anlatılmıştır. Burada Hofmann DEHB’yi Hiperkinetik bozukluk olarak tanımlamıştır.

George Frederic Still 1902 yılında Kraliyet Sağlık Yüksekokulu’nda gerçekleştirdiği konferanslarında DEHB ile ilgili bazı tanımlamalara yer vermiştir. Bu tanımlamalara araştırdığı 43 çocuk üzerinden yer vermiştir. Bu çocukların ortak özellikleri, aşırı derecede heyecanlı ve hareketli olması, otoriteye ve disipline karşı gelmesi ve saldırgan olmalarıdır. Çocukların bir konuya dikkatini vermekte ve sürdürmekte güçlük çektiklerini belirtmiş ve öğrenme güçlükleri yaşadıklarına yer vermiştir. Bu çocukların disipline edilmelerinde ceza yönteminin çok işe yaramadığını belirtmiş, çocukların cezaya rağmen kısa bir süre sonra aynı yanlış davranışı tekrar gösterdiklerine dikkat çekmiş ve Still, bu çocuklarda büyük ahlaki bozukluk olduğunu iddia etmiştir (Seawell, 2010). 1919-1920 yıllarında yaşanan İnfluenza Pandemisi ardından hayatta kalan çocuklarda DEHB tanımında bahsedilen belirtilerinden birçoğu sıklıkla gözlenmiş ve durumun daha çok organik beyin hasarı ile ilişkili olduğu düşünülmüştür. Bu yüzden sıklıkla “minimal beyin hasarı” terimi kullanılmaya başlanmıştır. O zamandan beridir de DEHB’yi açıklamak için çok farklı kuramlar ortaya koyulmaktadır.

1930’lu yıllarda DEHB’nin ilaçla tedavisine yönelik çalışmalara ağırlık verilmiştir. 1937 yılında Bradley, amfetaminin davranım sorunları olan çocuklarda, dikkati ve uyumu arttırdığını gözlemlemiştir (Akt.Hectman,2007). Yapılan bu çalışma, DEHB’nin tedavisinde stimulanların etkisini gösteren ilk kanıt olarak gösterilmektedir. 1960’lı yıllarda hastalığın oluşumunda kalıtımın etkisini araştırmaya ağırlık verilmiş, 1980 ve takip eden yıllarda ise DEHB’nin tedavi edilmediği takdirde kendiliğinden iyileşen bir hastalık olmadığı tespit edilmiş, yapılan çalışmalarla tedavi edilmeyen olgularda ergenlik ve yetişkinlik döneminde de hastalığın devam ettiği görülmüştür.

Ruhsal bozukluklar Tanı ve İstatistik El Kitabı’nda (DSM) DEHB’nin ilk resmi tanımlanması yapılmıştır. DSM-II’ de DEHB, “çocukluğun hiperkinetik reaksiyonu” şeklinde tanımlanmış, DSM-III de ise, dürtüsellik ve aşırı hareketlilik belirtilerine yer verilmekle birlikte, birincil sorun olarak dikkat dağınıklığı üstünde durulmuştur. Tanı için, dikkatsizlik, hiperaktivite veya dürtüsellik semptomlarından sadece birinin varlığı yeterlidir. 1987 yılında, DSM-III-R de, tanı ölçütleri aynı kalmakla birlikte, bozukluğun adı, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olarak değiştirilmiştir. DSM-IV’de (1994) ise tanı ölçütleri değiştirilmiştir. Günümüzde, DSM-V ölçütleri kullanılmaktadır. Bu ölçütler izleyen bölümlerde ayrıntılı olarak sunulmuştur.

Görülme Sıklığı Nedir?

DEHB’nin görülme sıklığını ele alan birçok çalışma vardır. Bu çalışmaların bazıları ulusal bazıları da uluslar arası ölçekli çalışmalardır. DEHB tanısının en az konulduğu ülke, %0,2 ile Almanya olmuştur. Görülme sıklığı açısından en yüksek oran ise %27 ile Portekiz’dedir (Akt. Polanczyk and Jensen, 2008). Amerika Birleşik Devletleri’nde görülme sıklığı %4-10 arasında belirtilmektedir (Ercan ve Aydın, 2007). DEHB’nin görülme sıklığını cinsiyet açısından da ele alacak olursak bazı farkların bulunduğunu görüyoruz. APA’nın 2000 verilerine göre; erkek çocuklarında DEHB görülme oranı kız çocuklarından dört kat daha fazladır. Yine aynı verilere göre DEHB’nin okul dönemi çocuklarında görülme oranı %3-7 oranında belirtilmiştir.

Polanczyk ve Jensen 1978 ve 2005 yılları arasında yapılan çalışmaları bu açıdan incelemişlerdir. Buldukları sonuca göre; DEHB kızlara oranla erklerde 2,4 oranında daha sık rastlanmaktadır. Türkiye’de yapılan farklı çalışmalara baktığımızda bu oranın 1994 yılında %6,5 ve 1998 yılında %8,6 olduğunu görüyoruz. Yine ülkemizde yapılan bir başka çalışmada ise, çocuk ve ergen polikliniğine başvuran olgulara en sık DEHB tanısı konulduğu saptanmıştır. Tanı konulan grupta, erkek olguların çoğunlukta olduğu, başvuruların ise genellikle okul çağı döneminde ve ergenlik döneminde yapıldığı belirtilmiştir.

DEHB’nin alt tipleri ve bu alt tipler arasında görülen cinsiyet farklarını da araştıran çalışmalar mevcuttur. Ülkemizde yapılan bir çalışmada dikkatsizliğin önde gelen tipinin kızlarda, diğer alt tiplere oranla daha sık rastlandığı bulunmuştur.

2005 yılında ülkemizde, DEHB tanılı 401 çocukla gerçekleştirilen bir çalışmada; “Cinsiyete göre alt tiplerin sıklığına bakıldığında, erkeklerde bileşik tip %77.5 (n=238), aşırı hareketliliğin önde olduğu tip %18.8 (n=50) ve dikkat eksikliğinin önde olduğu tip %3.6 (n=11); kızlarda bileşik tip %79.8 (n=75), aşırı hareketliliğin önde olduğu tip %10.6 (n=10) ve dikkat eksikliğinin önde olduğu tip %9.6 (n=9) olarak belirlendi.

Bileşik tip için cinsiyetler arasında anlamlı farklılık yoktu ve her iki cinsiyette en sık görülen durumdu. Aşırı hareketliliğin önde olduğu tip erkeklerde daha sıktı ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu.”

DEHB Nedenleri Nelerdir?

DEHB’nin nedenini açıklamaya yönelik, yıllar boyunca sayısız araştırma yapılmıştır. Konuyla ilgili birçok kuram ve çeşitli araştırmalar mevcuttur. Fakat bunlardan herhangi biri, DEHB’nin nedenini açıklamakta tek başına yeterlidir diyememekteyiz. Yapılan çalışmalar daha çok organik ve sosyal nedenler çerçevesinde ilerlemiştir. Genellikle beyin görüntüleme, genetik, nörokimyasal değişimler ve psikososyal nedenleri açıklamaya yönelik çalışmalar yapılmaktadır. DEHB ile ilgili araştırmalar ilerledikçe, oluşumunda birçok etkenin beraber rol aldığı sonucuna ulaşmak mümkündür. Her olgu için farklı bir etkenden bahsedebileceğimiz gibi, aynı olguda da farklı etkenlerden söz edebiliriz. DEHB’nin oluşumunda tek bir nedenden bahsedemiyor olsak da, bu alanda yapılan çalışmalarda ortaya koyulan nedenleri destekleyen birçok bulguya da ulaşılmaktadır.

  • Genetik Etkenler

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun oluşmasında birçok faktörün etkisinden ve bu faktörlerle ilgili yapılan çeşitli çalışmalar olduğundan bahsetmiştik. Bu bölümde DEHB’nin oluşumunda genetik etkenlerin rolünü ele alacağız. DEHB’de kalıtımın rolü nedir? Yapılan çalışmalarda ne gibi sonuçlara ulaşılmış bunları incelemeye çalışacağız.

“Aile, ikiz, evlat edinme ve regresyon analizi gibi çalışmalar yapılmasına karşın, genetik geçiş hakkında kesin bilgi edinilememiştir. DEHB, klasik Mendelian kalıtım paterninden farklı, birçok genin birbirleriyle ve çevreyle etkileşimi sonucu oluştuğu varsayılan genetik bir bozukluktur. Yapılan moleküler genetik çalışmalar D2, D3, D4 ve D5 reseptörleri ve dopamin taşıyıcıları (DAT) gibi dopamin sistemiyle ilişkili bazı aday genleri işaret etmiştir. Bunlardan en fazla üzerinde durulan ve olumlu bulguların elde edildiği genler DRD4 (D4) ve DAT1 genleridir. Ayrıca norepinefrin modülasyonunu sağlayan genlerin de etkilendiğini gösteren kanıtlar mevcuttur. Bu katekolaminlerin dikkat döngüsünün modülasyonundaki rolü bilinmektedir. Bu yüzden bu sistemin etkilenmesi doğal olarak dikkatin düzenlenmesini etkileyecektir. Burada tartışma konusu olan, DEHB’nun etiyolojisinde bu genlerin mi gen- çevre etkileşiminin daha ön planda olduğudur.”

DEHB’li çocuklarla yapılan aile çalışmalarında, bu çocukların ailelerinde (biyolojik aile) depresyon, alkol sorunları, davranım sorunları, antisosyal kişilik özellikleri diğer kontrol grubuna oranla daha fazla olduğu görülmüştür. Burada kalıtımın rolünü daha da vurgulamak için evlat edinen aileler üzerinde çalışmalar yürütülmüş. Ve evlat edinilmiş ailelerde de kalıtımın etkinliği desteklenmiştir. 1990 yılında Biederman ve meslektaşları tarafından yapılan bir çalışmada 75 DEHB’li çocuğun 457 birincil dereceden akrabası incelenmiştir. Yapılan analizlerin sonucunda
DEHB’li çocukların birinci dereceden akrabalarının %25’i de bu rahatsızlığa sahip iken, DEHB dışı psikiyatrik hastalığı olan kontrol grubu çocukların ailelerinde ise bu oran %5 olarak belirlenmiştir.

“DEHB tanılı olguların yakın akrabalarında DEHB görülme riski %10-35 arasında değişmektedir. DEHB olgularının kardeşlerinde DEHB görülme riski %32 civarındadır. Anne babasında DEHB olan çocuklarda ise bu risk %57’lere çıkmaktadır.

İkiz çalışmalarında da DEHB’nin kalıtsal özelliği vurgulanmıştır. Tek yumurta ikizlerinde DEHB konkordansı %50 84, çift yumurta ikizlerinde ise %30-40 olarak bulunmuştur.”

  • Beyin İşlevleri İle İlgili Değişiklikler

Yıllar boyunca DEHB’nin beyin hasarına bağlı olarak ortaya çıktığı üzerinde durulmuştur. Zamanla gelişen beyin görüntüleme teknikleriyle beyin de ciddi hasarı olmayan, normal kişilerde de DEHB olabildiği saptanmıştır. Bu bilginin yanı sıra, DEHB tanısı olan bireylerle, normal bireylerin beyin bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans (MRI) sonuçları karşılaştırıldığında iki grup arasında bazı farklar olduğu saptanmıştır.

Nörogörüntüleme teknikleri bize beyni daha yakından inceleme fırsatı vermiştir. DEHB ile ilgili yapılan bazı nörogörüntüleme çalışmalarında, bu tanıya sahip bireylerin beyin hacminin daha az olduğu görülmüştür. Normal bireylere oranla, DEHB tanısına sahip bireylerin beyin hacminin (özelikle sağ taraf olmak üzere) %3-5 oranında daha küçük olduğu belirtilmiştir. Frontal lob, sorun çözme, karşımızdaki kişinin davranışlarını değerlendirebilme, plan yapma ve dürtülerimizi erteleme gibi işlevlerin yerine getirilmesinde önemli olan bölgelerdir. İstek ve dürtülerimizi çevreye uydurmada bir nevi fren görevi üstlenmektedir. Yapılan görüntüleme çalışmalarında DEHB tanılı çocuklardaki küçülmenin beynin bu ve diğer bölgelerinde daha belirgin olduğu saptanmıştır.

Beynin anatomik yapısı DEHB tanısı alan çocuklarda özellikle üç bölgede farklılık göstermektedir. Prefrontal korteks, bazal gangliyonlar ve serebellum. Prefrontal korteks, uygunsuz davranış, düşünce ve duyguyu baskılamak için temsili bilgiye başvurarak ve işleyen belleği kullanarak davranış ve dikkati yönetir. Bu süreçler, dikkatin düzenlenmesi, plan yapma, dürtü denetimi, zihinsel esneklik ve hareketi başlatma ve denetlemeyi içeren yürütücü işlevlerin temelidir. Prefrontal korteks dikkati dağıtan uyaranlara yanıtları engellemekte ve konu dışı uyaranları baskılamaktadır.

Son zamanlarda yapılan bazı çalışmalarda hareketlilik ve motor hareketleri koordine etmedeki bozulmaların frontostriatal yapılardaki bozulmalarla ilgili olabileceği öne sürülmektedir. DEHB tanısı alan bireylerde frontostriatal yolakta değişiklikler gözlenmiştir.

DEHB tanılı hastaların beyin aktivitelerini görüntülemek amaçlı, çeşitli beyin tarama teknikleri kullanılmaktadır. Pozitron Emisyon Tomografi (PET), Single Photon Emission Tomoghography (SPECT) bunlara örnek verilebilir. 3-10 ay, 2-4 yaş, 10-12 yaş ve 14-16 yaş dönemleri beyinin gelişimi açısından önemli dönemlerdir. Bu gelişim dönemlerinde gerilik gözlenen bireyler incelendiğinde, bu kişilerin DEHB belirtileri sergilediği gözlenmiştir. Daha küçük yaş grubunda EEG bulguları düzensiz seyrederken, bazı olgularda zaman içerisinde bu bulguların normale döndüğü belirtilmiştir.

EEG çalışmalarında ortaya çıkan bulguları değerlendirdiğimizde, birbiriyle çelişik bulgularla karşılaşabilmekteyiz. Bunun yanı sıra Kontitatif EEG (QEEG) ölçümlerinde, dikkat eksikliği ve hiperaktivite tanılı kişilerin frontal lobda yükselen yavaş dalga (TETA) örüntüleri ve düşen hızlı-dalga aktivitesi olduğunu ve frontal lobda aktivitede azalma olduğu belirtilmiştir.

  • Nörokimyasal Etkenler

DEHB’ ye neden olan mekanizmanın belirlenmesinde nörokimyasal etkenleri araştıran çalışmalara da çokça yer verilmektedir. “PET ile yapılan görüntüleme çalışmalarında, beyindeki bazı alanlarda hiperaktivite ve dikkat eksikliği olan kişilerde glikoz kullanımının farklı olduğu görülmüştür. Özellikle beyindeki uyarıları inhibe eden ve dikkat toplamayı sağlayan bölgelerde hiperaktif olan kişilerde daha düşük glikoz kullanımı bulunmuştur.”

Nörokimyasal etkenler üzerine yapılan bazı çalışmalarda, DEHB tanısı alan bireylerde beynin kimyasal yapısında bozulmalar olduğu ve nörotransmitter düzeyinde bazı kimyasal maddelerin eksik salındığı öne sürülmektedir.

DEHB nörotransmitter düzeyinde dopamin ve noradrenalin ile ilişkili görülmektedir. Dopamin ve dopaminden sentezlenen noradrenalinin dikkat, yoğunlaşma, uyanıklılık gibi işlevlerdeki etkisi önemlidir.

“Wender (1971), minimal beyin hasarı olan çocuklarda serotonin, noradrenalin ve dopamin metabolizmasında bozukluk olabileceğini ileri sürmüştür. DEHB olan bireylerin, beyindeki dopamin ve noradrenalin düzeylerini arttıran santral sinir sistemi uyarıcılarına (metilfenidat, damfetamin, pemolin) ve antidepresanlara verdiği olumlu yanıt katekolamin metabolizmasındaki bozukluğu destekler gibi görünmektedir. Uyarıcılar katekolamin salınımını arttırır ve geri alınmasını azaltır. Trisiklik antidepresan ilaçlar ve monoamin oksidaz (MAO) inhibitörleri de hiperaktiviteyi azaltır. Ancak genelde süreçten sorumlu tek bir nörotransmitter belirlenememiştir.”

Deney hayvanlarının beyinlerinde nörokimyasal maddelerin çoğunlukta bulunduğu bölgeler tahrip edildiğinde, deney hayvanlarının dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunda bahsettiğimiz belirtilere benzer davranışlar sergiledikleri görülmüştür. Aynı deney hayvanlarına DEHB’nin tedavisi için kullanılan ilaçlar verildiğinde, hayvanların beyinlerindeki dopamin ve noradrenalin seviyelerinde yükselme meydana geldiği belirtilmiştir.

  • Psikososyal Etkenler

Psikosoyal etkenleri ele alırken, bu durumu çok boyutlu incelemekte fayda vardır. Bu konuyu aile ve ailenin davranışları ile sınırlamak doğru olmayacaktır. Çevrede bireye etki eden çeşitli durum ve sonuçlar mevcuttur. Bu yüzden psikososyal etkenleri daha geniş manada ele almak konu açısından yararlı olacaktır. Bu konu ile ilgili yapılan çalışmaları ele aldığımızda DEHB’nin etiyolojisinin açıklamakta çok farklı etkenlerin ele alındığını görmekteyiz. Fakat burada da tamamen kabul görmüş tek bir nedenden bahsedemeyeceğimizi belirtmek yerinde olacaktır.

Toksinler (kurşun ve çeşitli besin katkı maddeleri), şeker zehirlenmesi, boya maddeleri ve koruyucular ve artmış vitamin ve besin gereksinimi gibi etkenler üzerinde çalışılan etkenler arasındadır. Yüksek miktarda şeker tüketiminin DEHB ile ilişkisi olduğu yönünde çalışmalar yayınlansa da sonrasında yapılan diğer kontrollü çalışmalar bu bulguları desteklememiştir. Beslenmelerinden bu tür yiyeceklerin çıkarılmasına rağmen DEHB belirtilerinin değişmediği gözlenmiştir. Bunların yanı sıra toksinlerle ilgili yapılan çalışmalarda, kurşun zehirlenmesi ile DEHB belirtileri arasındaki ilişki üzerinde durulmuştur. Fakat yapılan çalışmalarda bazı çocuklarda kurşunla teması olmamasına rağmen DEHB belirtileri görülürken, DEHB belirtileri görülen bazı çocuklarda da kurşunla teması olmadığı görülmüştür.

2001 yılında Zapitelli ve arkadaşlarının yaptığı bir meta analiz de DEHB tanısı alan çocukların pre-peri ya da postnatal strese diğer çocuklara göre daha çok maruz kaldıkları saptanmıştır. Gebelik ve doğum sorunlarından, perinatal ve neonatal hipoksi, intrauterine rubella, diğer enfeksiyon ve parazitler, postnatal ensefalit, menejit, beslenme bozuklukları, eklampsi, annenin sağlığının bozuk olması, postmaturite, doğum süresi, düşük doğum ağırlığı ve doğum öncesi kanamaları DEHB ile ilişkili olabilecek bazı durumlardır.

Ülkemizde yapılan bir çalışmada, DSM-V tanı ölçütlerine göre DEHB tanısı konan, 65 çocuğun doğum sıraları incelenmiştir. Yapılan çalışma sonucunda; “DEHB olan kız ve erkek çocukların doğum sırası indeksleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Bu sonuçlar, ilk veya önce doğmuş çocukların daha fazla DEHB ile birlikte olduğunu düşündürmektedir. Araştırma sonuçları, ilk veya önce doğmuş çocukların perinatal örselenmelere daha çok maruz kaldığı, bu nedenle DEHB etiyopatogenezinde minimal beyin hasarının önemli rol oynadığı yönünde yorumlanmıştır.”

DEHB’nin etiyolojisinde psikosoyal çevrenin önemini araştıran boylamsal araştırmalar psikosoyal etkenleri anlamamız açısından önemli veriler sağlamaktadır. Bu çalışmalarda erken yaşlarda kayıp ya da ayrılık yaşayan çocukların DEHB belirtileri sergiledikleri görülmüştür. Bazı çalışmalarda, DEHB olan çocukların ailelerinde işlev
bozuklukları saptanmıştır. Olumsuzlukları dile getirme yönünden, DEHB olan ergenlerin ailelerinin, normal ergenlerin ailelerine oranla daha çok bu davranışı sergiledikleri gözlenmiştir. Ancak bu durumun daha çok davranım bozuklukları ve karşı gelme karşı olma bozukluğu belirtilerinin gelişimine katkıda bulunacağı düşünülmektedir.

Anne-baba tutumlarının ve sosyo-ekonomik düzey düşüklüğünün, DEHB’ye neden olabileceği konusunda çalışmalar bulunmaktadır. Ayrıca ilgisiz ya da aşırı serbesiyetçi aile tutumu ve otoriter aile tutumu gibi spektrumun iki ucundan
bahsedilmektedir. Aşırı hoşgörülü ya da ilgisiz anne- babaların çocuklarına sınır koyma ve onların davranışlarını düzenleme becerilerini edinmelerinde eksik kalabileceği düşünülmektedir. Diğer durum da ise, DEHB’li çocuğu olan bir aile de zamanla gerilim artacaktır. Nasıl davranacağını bilemez hale gelen aile giderek daha otoriter bir tavır sergileyecektir. Sosyo-ekonomik düzey düşüklüğünün etkisi ise, yetersiz beslenme, yetersiz uyaran ve yetersiz yönlendirme gibi etkenlerle açıklanmaktadır.

Bir çalışmada, DEHB’li çocukların DEHB tanısı alan ebeveynlerin de, kontrol grubuna göre işsizlik ve iş değiştirmenin daha fazla, eğitim seviyesinin ve sosyoekonomik durumlarının daha düşük, alkol ve madde kullanımı oranlarının ise daha yüksek olduğu belirtilmiştir. Yine ülkemizde yapılan bir başka çalışmada ise, kontrol grubu olarak enürezis (idrar kaçırma) tanılı çocukların aileleri alınmıştır. Sonuç olarak; DEHB’li çocukların ailelerinde alkol kullanımının daha yüksek ve sayıları düşük olmakla birlikte suç öykülerinin daha fazla olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Eski avcı ve toplayıcı toplumlarda hız çok önemliydi. Dikkatini bir uyarandan hızlıca başka bir uyarana kaydırmak bazen hayati öneme sahip olabilmekteydi. Ufak bir ses duyduğunda hızlıca o uyarana dikkatini yönlendirmiş olan kişiler bu evrim sürecinde ayakta kalabilmiş ve genlerini ileriki nesillere aktarabilmişlerdir. Fakat günümüz modern toplumda ise işler biraz daha farklı işlemeye başlamıştır. Artık okul, sosyal çevre ve iş gibi ortamlarda belli bir uyarana odaklanma ve o uyaranda dikkati sürdürebilme önemli olmaya başlamıştır. Okulda ya da işte yaptığımız şeye dikkatimizi tam anlamıyla vermemiz ve sosyal çevrede dürtülerimizi kontrol etmemiz beklenmektedir. Bunun yanı sıra modern toplumda dikkati çelici çok farklı uyaranlardan bahsedebiliriz. Televizyon, bilgisayar vb. daha birçok uyaran etrafımızda mevcuttur. Hem genetik mirası, hem uyaran çeldirici fazlalığı hem de beklentiler modern toplum insanını zorlamaktadır diyebiliriz.

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun belirtilerini kontrol altına almakta yapılandırılmış bir çevre oldukça önem arz etmektedir. Baştan kuralların belli olduğu, sistemli ve belli düzende ilerleyen bir aile ortamı sağlanmalıdır. Bireyin strese maruz kaldığı durumlarda, yapılandırılmamış ortamlarda ya da kendisinden istenen işlerin karmaşık olduğu durumlarda DEHB belirtileri şiddetlenecektir. Fakat burada önemli bir noktada genetik faktörlerin işin içine girmesiyle oluşmaktadır. DEHB olan bir çocuğun ailesi de genellikle bu şekilde yapılandırılmış bir ortamı sağlayacak durumda olmayacaktır. Bu gibi durumlarda çocuktaki DEHB belirtileri şiddetlenebilir ya da komorbid hastalıklar gelişebilir.

Sonuç olarak, DEHB’nin oluşumuna neden olan etkenleri genetik, biyolojik ve psikososyal gibi birçok boyutta ele almak yararlı olacaktır. Bazı olgularda genetik etkenlerin bulgularından bahsederken, bazı olgularda ise genlerin etkisinin ya çok az ya da hiç olmadığı sonucunu veren bulgularla karşılaşabiliyor ve bu durumda olumsuz çevresel etmenler üzerinde durabiliyoruz.

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Tanı Ölçütleri

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı daha çok okul dönemi çocuklarında konulsa da belirtilerini bebeklik dönemlerinde görmeye başlarız. Bu çocukların bebeklik öykülerinde, uyku bozukluğu, uyaranlara aşırı duyarlılık, değişikliklere aşırı tepkiler gibi belirtiler duyarız. Oyun dönemlerinde ise, arkadaşları ile oyun kurmakta ve geçinmekte sorunlar yaşadıklarını görebiliriz. Söz dinlemeyen, aşırı yaramaz, aşırı hareketli tavırlar sergileyebilirler. Arkadaşlarına karşı saldırgan tutumlar, öfke patlamaları ve kendisi için tehlike oluşturabilecek davranışlarda bulunma bu dönemlerde görülür. Bazı çocuklarda da oyuna ya da oyuncaklara yaşından beklenen düzeyde dikkatini vermede güçlükler olabilir.

Russell A. Barkley tarafından yetişkinler için DEHB’nin tanısını kolaylaştıran semptomlar tanımlanmıştır. Ani kararlar alma, dikkatin hızlı dağılması, başlanan etkinliği sonuna kadar sürdürmede zorluk, zayıf iş organizasyonu, zaman yönetimini yapamama, hızlı araba kullanma gibi kendisine zararlı olabilecek davranışları iyice değerlendirmeden yapmadır.

DEHB’nin Yaş Dönemlerine Göre Klinik Özellikleri

Bebeklik Döneminde Görülen Özellikler

  • Yeme problemleri
  • Az ve düzensiz uyku
  • Aşırı Bağımlılık

Erken Çocukluk Döneminde Görülen Özellikler

  • Aşırı hareketlilik
  • Olaylara ve durumlara düşünmeden dalma
  • Korku hissetmeme
  • Bir obje dışındakine dikkat edememe

Okul Öncesi Dönemde Görülen Özellikler

  • Dikkatini toplamada güçlük
  • Aşırı motor aktivite
  • Düşük engellenme toleransı
  • Dalgınlık
  • Sinirlilik
  • Söz dinlememe
  • Akranları ile iletişim kurmada ve oyun kurmada güçlük
  • Oyun oynarken başına buyruk davranma
  • Amaca yönelik davranış azlığı
  • Disipline yönelik olumsuz tavırlar sergileme

İlkokul Döneminde Görülen Özellikler

  • Dikkat toplama güçlüğü
  • Dürtüsel ve saldırgan davranışlar sergileme
  • Yaşıtları ile ilişkilerde güçlük
  • Karşıt davranışlar
  • Yalan söyleme
  • Öğrenme güçlükleri
  • Düşük kendilik algısı

Ergenlik Döneminde Görülen Özellikler

  • Zayıf sosyal ilişkiler
  • Antisosyal ve saldırgan davranışlar
  • Dikkatsizlik
  • Dürtüsellik
  • İçsel acelecilik
  • Otorite ile problem
  • Artan riskli davranışlar (sigara ve madde kullanımı, trafik ihlalleri, erken cinsel yaşantı vb.)
  • Yaşıtları ile ilişkilerde güçlük çekme
  • Okul başarısızlığı
  • Düşük kendilik algısı

Yetişkinlik Döneminde Görülen Özellikler

  • Altta yatan psikiyatrik durumlarda şiddetlenme
  • Davranım bozukluğu
  • İş ve evlilik yaşantısında sorunlar
  • Hukukla sorunlar
  • Alkol ve psikoaktif madde kullanımı

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite tanısının konulmasına özgü bir laboratuar testi ya da görüntüleme yönteminden bahsedememekteyiz. Klinisyenler tanı koyarken DSMV ve ICD-10 kriterlerini göz önüne alarak bir değerlendirmeye varırlar. Bunun yanı sıra klinisyen bazı EEG raporları yada laboratuar testleri isteyebilir. Ayrıca tanılama aşamasında yararlanılan bazı ölçek ve testlerde mevcuttur. Çocuk Davranış Sorunları (CBCL), Conners Öğretmen Derecelendirme Ölçeği, Wehcsler Çocuklar İçin Zekâ Testi (WISC-R) gibi ölçek ve nöropsikolojik testler örnek olarak verilebilir. Bunun yanı sıra anamnez alınırken, aile içi ilişkiler, anne-baba tutumu, hamilelik, doğum öncesi ve sonrası, gelişimsel özellikler de dikkate alınmalıdır. Klinisyen, anamnez bilgilerini, psikometrik test sonuçlarını, laboratuar testi ya da görüntüleme bulgularını birleştirerek bir tanıya varacaktır.

DEHB Tanı Kritelerinin DSM-V ve ICD 10 İle İncelenmesi

  • DSM-V Tanı Kriterleri 

1.Dikkatsizlik: Gelişimsel düzeye göre uygun olmayan ve toplumsal ve okulla/işle ilgili etkinlikleri doğrudan olumsuz etkileyen, aşağıdaki altı (ya da daha çok) belirti en az altı aydır sürmektedir.

Not: Belirtiler, yalnızca karşıt olmanın, karşı gelmenin, düşmancıl tutumun ya da verilen görevleri ya da yönergeleri anlayamamanın bir dışavurumu değildir. Yaşı ileri gençlerde ve erişkinlerde (17 yaşında ve daha büyük olanlarda) en az beş belirti olması gerekir.

a) Çoğu kez ayrıntılara özen göstermez ya da okul çalışmalarında (derslerde), işte ya da etkinlikler sırasında dikkatsizce yanlışlar yapar (örn. Ayrıntıları gözden kaçırır ya da atlar, yaptığı iş yanlıştır).

b) Çoğu kez, iş yaparken ya da oyun oynarken dikkatini sürdürmekte güçlük çeker (örn. Ders dinlerken, konuşmalar ya da uzun bir okuma sırasında odaklanmada güçlük çeker).

c) Çoğu kez doğrudan kendisine karşı konuşulurken, dinlemiyor gibi görünür (örn. Dikkatini dağıtacak açık bir dış uyaran olmasa bile, aklı başka yerde gibi görünür).

d) Çoğu kez verilen yönergeleri izlemez ve okulda verilen görevleri, sıradan günlük işleri ya da iş yeri sorumluluklarını tamamlayamaz (örn. İşe başlar ancak hızlı bir biçimde odağını yitirir ve dikkati dağılır).

e) Çoğu kez, işleri ve etkinlikleri düzenlemekte güçlük çeker (örn. Ardışık işleri yönetmekte güçlük çeker; kullandığı gereçleri ve kişisel eşyalarını düzenli tutmakta güçlük çeker; dağınık ve düzensiz çalışır; zaman yönetimi kötüdür; zaman sınırlamalarına uyamaz).

f) Çoğu kez, sürekli bir zihinsel çaba gerektiren işlerden kaçınır, bu tür işleri sevmez ya da bu tür işlere girmek istemez (örn. Okulda verilen görevler ya da ödevler; yaşı ileri gençlerde ve erişkinlerde, rapor hazırlamak, form doldurmak, uzun yazıları gözden geçirmek)

g) Çoğu kez, işi ya da etkinlikleri için gerekli nesneleri kaybeder (örn. Okul gereçleri, kalemler, kitaplar, gündelik araçlar, cüzdanlar, anahtarlar, yazılar, gözlükler, cep telefonları).

h) Çoğu kez, dış uyaranlarla dikkati kolaylıkla dağılır (yaşı ileri gençlerde ve erişkinlerde, ilgisiz düşünceleri kapsayabilir.)

ı) Çoğu kez, günlük etkinliklerinde unutkandır (örn. Sıradan günlük işleri yaparken, getir götür işleri yaparken; yaşı ileri gençlerde ve erişkinlerde, telefonla aramalara geri dönmede, faturaları ödemede, randevularına uymakta)

2. Aşırı hareketlilik ve dürtüsellik: Gelişimsel düzeye göre uygun olmayan ve toplumsal ve okulla/işle ilgili etkinlikleri doğrudan olumsuz etkileyen, aşağıdaki altı (ya da daha çok) belirti en az altı aydır sürmektedir:

a) Çoğu kez, kıpırdanır ya da ellerini ya da ayaklarını vurur ya da oturduğu yerde kıvranır.

b) Çoğu kez, oturmasının beklendiği  durumlarda oturduğu yerden kalkar (örn. Sınıfta, ofiste ya da işyerinde ya da
yerinde durması gereken diğer durumlarda yerinden kalkar).

c) Çoğu kez, uygunsuz ortamlarda, ortalıkta koşturur durur ya da bir yerlere tırmanır. (Not: yaşı ileri gençlerde ve
erişkinlerde, kendini huzursuz hissetmekle sınırlı olabilir).

d) Çoğu kez, boş zaman etkinliklerine sessiz bir biçimde katılamaz ya da sessiz bir biçimde oyun oynayamaz.

e) Çoğu kez, “her an hareket halinde”dir, “kıçına bir motor takılmış” gibi davranır (örn. Restoranlar, toplantılar gibi yerlerde uzun bir süre sessiz-sakin duramaz ya da böyle durmaktan rahatsız olur; başkalarınca, yerinde duramayan ya da izlemekte güçlük çekilen kişiler olarak görülürler).

f) Çoğu kez aşırı konuşur.

g) Çoğu kez, sorulan soru tamamlanmadan yanıtını yapıştırır (örn. İnsanların cümlelerini tamamlar; konuşma sırasında sırasını bekleyemez).

h) Çoğu kez sırasını bekleyemez (örn. Kuyrukta beklerken).

I) Çoğu kez, başkalarının sözünü keser ya da araya girer (örn. Konuşmaların, oyunların ya da etkinliklerin arasına girer; sormadan ya da izin almadan başka insanların eşyalarını kullanmaya başlayabilir; yaşı ileri gençlerde ve erişkinlerde, başkalarının yaptığının arasına girer ya da başkalarının yaptığını birden kendi yapmaya başlar).

B. On iki yaşından önce birkaç dikkatsizlik ya da aşırı hareketlilik – dürtüsellik belirtisi olmuştur.

C. Birkaç dikkatsizlik ya da aşırı hareketlilik – dürtüsellik belirtisi iki ya da daha çok ortamda vardır (örn. Ev, okul ya da işyeri; arkadaşları ya da akrabalarıyla; diğer etkinlikler sırasında).

D. Bu belirtilerin, toplumsal, okulla ya da işle ilgili işlevselliği bozduğuna ya da işlevselliğin niteliğini düşürdüğüne ilişkin açık kanıtlar vardır.

E. Bu belirtiler, yalnızca şizofreni ya da psikozla giden başka bir bozukluğun gidişi sırasında ortaya çıkmamaktadır ve başka bir ruhsal bozuklukla daha iyi açıklanamaz (örn. Duygu durum bozukluğu, kaygı bozukluğu, çözülme bozukluğu, kişilik bozukluğu, madde esirikliği ya da yoksunluğu).

  • ICD 10 Tanı Kriterleri

Hiperkinetik Bozukluklar

G1. Çocuğun yaş ve gelişim düzeyine göre evde dikkat, hareketlilik ve dürtüsellikte (1), (2) ve (3) maddelerde belirtilen gösterilebilir anormallik:

1. izleyen dikkat sorunlarından en az üçü:

a) kendiliğinden etkinliklerin süresi kısadır;

b) sıklıkla oyun etkinliklerinden tamamlamadan ayrılır;

c) bir etkinlikten diğerine geçiş sıktır;

d) yetişkinlerin düzenlediği görevlerde sürekliliğin olmaması;

e) ev ödevleri ya da okuma görevleri gibi çalışmalar sırasında yüksek düzeyde dikkatsizlik;

2. Ek olarak aşağıdaki hareketlilik sorunlarından en az üçünün olması:

a) uygun olmayan durumlarda oldukça sık aşırı koşma ya da tırmanma; hareket etmeden duramıyor görünür

b) kendiliğinden etkinlikler sırasında yerinde duramama kıpır kıpır olma;

c) görece olarak hareketsiz olması beklenen ortamlarda belirgin aşırı etkinlik (örn; sofrada, yolculukta, misafirlikte);

d) sınıf içi ya da diğer oturması beklenen ortamlarda sıklıkla oturamama;

e) sessizce oyun oynamakta sıklıkla zorlanma;

3. Ek olarak aşağıdaki dürtüsellik sorunlarından en az birinin olması:

a) oyunlar ya da grup etkinliklerinde sıranın kendisine gelmesini beklemede sıklıkla güçlük çekme;

b) sıklıkla diğerlerinin konuşmalarını bölme, araya girme (örn, Diğerlerinin oyunlarını ya da konuşmalarını böler);

c) sıklıkla soru tamamlanmadan yanıtlamaya çalışma;

G2. Okulda ya da kreşte dikkat ve hareket anormalliklerinin yaş ve gelişim düzeyi için (1) ve (2) numaralı maddelerle gösterilebilirliği:

1. Aşağıdaki sorunlardan en az ikisi

a) görevleri tamamlayamama;

b) yüksek oranda dikkat dağınıklığı (örn, Çok sık dış uyaranlara yönelme);

c) seçenek sunulduğunda etkinlikler arasında sık değişimler;

d) oyun etkinliklerinin çok kısa sürmesi,

2. ve aşağıdaki hareketlilik sorunlarının en az üçü:

a) serbest etkinliğe izin verilen durumlarda sürekli (ya da hemen hemen sürekli) ve aşırı hareketlilik (koşma zıplama gibi)

b) kurallı ortamlarda belirgin eli ayağı durmaz;

c) görevler sırasında sıklıkla görevin kesilmesi;

d) oturması gerektiğinde sıklıkla oturamama;

e) sakince oynamada sıklıkla zorlanma;

G3. Dikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik sorunu doğrudan gözlenir, Çocuğun yaşı ve gelişimsel düzeyinden beklenene göre daha aşırı olmalıdır,

Aşağıdakilerden bir kaçı bulunmalıdır:
1. G1 ya da G2’ deki ölçütlerin hem öğretmen hem de anne baba tarafından doğrudan gözlenmesi

2. Aşırı hareketlilik, işleri bitirmeden bırakma ya da görevleri erken terk etme ev dışı ortamlarda ya da okulda (örn, klinik ortamda gözlenir)

3. Dikkate ilişkin psikometrik test becerisinde belirgin yetersizlik vardır,

G4. Yaygın gelişimsel bozukluk, mani, depresyon ya da anksiyete bozukluğu tanı ölçütlerini karşılamaz

G5. Başlangıç yaşı yedi yaşından öncedir,

G6. Süresi en az 6 aydır

G7. IQ 50 üzeridir,

Hareket ve dikkat bozukluğu

Hiperkinetik bozukluğun tüm ölçütleri karşılanıp F91-‘ inkiler (davranım bozuklukları) karşılanmıyorsa F90,0 kodlanmalıdır,

F90.1 Hiperkinetik davranım bozukluğu Hiperkinetik bozukluk (F90-) ve davranım bozukluğu (F91-) ölçütleri her ikisi birden karşılanıyorsa bu kod kullanılmalıdır,

F90.8 Başka hiperkinetik bozukluklar

F90.9 Hiperkinetik bozukluk, belirlenmemiş Kullanılması pek tavsiye edilmeyen bu artık tanı yalnızca F90.0 ve F90.1 arasında bir ayırım yapılamadığı, ama F90.-‘ ın genel ölçütlerinin karşılandığı durumlar içindir.

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Çeşitleri Nelerdir?

Literatür araştırmasına göre, üç farklı alt tip tanımlanmaktadır.

  • Bileşik Görünüm: Son altı ay içinde, hem dikkatsizlik, hem de aşırı hareketlilik/dürtüsellik tanı ölçütleri karşılanmıştır. DEHB Bileşik tipte temel bulguların üçü de aynı anda bulunur. Hiperaktivite ve dikkat
    problemlerinin belirtileri görülür. Hem dikkat dağınıklığına özgü semptomlar hem de hiperaktiviteye özgü semptomlar belirgin olarak görülmektedir. Dışarıdan tanınması kolay hiperaktif çocuklar genelde bu gruba girer.

Yapılan çalışmalarda bileşik tipin sıklıkla erişkin yaşamında da sürdüğü görülmüştür. Her iki cinsiyette en sık görülen alt tiptir.

  • Dikkatsizliğin Baskın Olduğu Görünüm: Son altı ay içinde, dikkatsizlik tanı ölçütü karşılanmış, ancak aşırı hareketlilik/dürtüsellik tanı ölçütü karşılanmamıştır. Dikkatsizliğin önde olduğu tipte, hareketlilik yani hiperaktivite semptomları ya hiç yoktur ya da çok belirgin olmayan şekilde vardır. Burada başlıca semptomları, dikkati vermede güçlük, dikkati belli uyaranda devam ettirmede sorunlar, dikkat dağınıklığı oluşturmaktadır.

Genellikle sorunlar okul döneminde yaşanmaktadır. Bu türden dikkat sorunları akademik performansta düşüklük, motivasyonun kaybı, öğrenme güçlüğü gibi problemler yaşanmasına neden olabilir. Dikkatsizliğin baskın olduğu görünüm kızlarda, erkeklere oranla daha fazla görülmektedir.

  • Aşırı Hareketliliğin/Dürtüselliğin Baskın Olduğu Görünüm: Son altı ay içinde, aşırı hareketlilik/dürtüsellik tanı ölçütü karşılanmış, ancak dikkatsizlik tanı ölçütü karşılanmamıştır.

Bu alt tipte aşırı hareketlilik, dürtüsellik semptomları ön plana çıkmıştır. Dikkat eksikliğine dair belirtiler ya hiç yoktur ya da çok az görülmektedir. Bu grupta, dürtüsel, iç tepisel, aşırı hareketli çocuklar gözlemlemekteyiz. İlk muayenede hareketlilik gözlenmese de, doğru tanı için çocuğun okul ve ev ortamı ile ilgili de bilgi almak gereklidir. Erkeklerde kızlara oranla daha yaygın olarak görülen alt tiptir.

DEHB’na Eşlik Eden Bozukluklar Nelerdir?

DEHB ile diğer psikiyatrik bozuklukların komorbiditesi (eş hastalanım) çok sık rastlanan bir durumdur. Burada “ayırıcı tanı” ve “eş hastalanım” ayrımından bahsetmek yerinde olacaktır. Eğer DEHB belirtileri başka bir psikiyatrik hastalık tarafından tamamen açıklanabiliyorsa, bu durumda DEHB tanısından bahsedemeyiz. Tanı, bu semptomları açıklayan diğer psikiyatrik bozukluğun tanısıdır. Bunun yanında bazen her iki durumunda klinik tabloya katkı sunduğu, ikisinin de birlikte görüldüğü durumlar söz konusudur. Bu gibi durumlar da komorbiditeden (eş hastalanım) bahsedebilmekteyiz.

DEHB’nin komorbiditesi yapılan çalışmalarda yüksek bulunmuştur. Çalışmalardan birinde, 5-17 yaşları arasındaki çocuk ve ergenlerin %76’sında en az bir komorbid psikiyatrik hastalık olduğu saptanmıştır.

Başka bir çalışmada DEHB tanısı alan çocuklara eşlik eden bozukluklar %48-68 arasında değişen oranlar şeklinde belirtilmiştir. Burada bir diğer nokta ise, çocukların yaşları küçüldükçe tanıların oranlarının artması, yaşları büyüdükçe ise bozuklukların ayrı ayrı görülmeye başlamasıdır.

Karşı gelme bozukluğu (KGB) DEHB tanısına en sık eşlik eden bozukluklardan biridir (%33-50). Bunun yanı sıra, davranım bozukluğu komorbiditesi ise DEHB’DE %25-42 oranındadır. Anksiyete bozuklukları komorbiditesi ise %28-46’dır.

Türkiye’de yapılan bir çalışmada DEHB’de en sık görülen komorbid bozukluğun anksiyete bozuklukları olduğu görülmüştür.

Bu sonucun kültürel özelliklerden kaynaklanabileceği düşünülmektedir. Yapılan başka bir çalışmada DEHB olanlarda olmayanlara göre daha fazla karşıt olma-karşı gelme (yaklaşık olguların %60’ında), davranım bozukluğu (%15), anksiyete bozuklukları (%30), öğrenme ve duygu durum bozuklukları (her ikisi yaklaşık %25) olduğu görülmüştür. Bu sorunlar bozukluk ile başlayabildiği gibi, erkenden tedavi edilmediği durumlarda da sonucu olarak ortaya çıkabilmektedir.

Yapılan çalışmalarda, DEHB’ye en çok eşlik eden bozukluklar arasında duygu durum bozukluğu ve anksiyete bozukluğu da sayılmaktadır. Duygu durum bozukluğu ile komorbiditesi %15-75, anksiyete bozukluğu ile komorbiditesi %30 oranlarında olduğu bildirilmiştir. Bunun yanı sıra, DEHB’nin çocukluk ve ergenlik döneminde depresif belirtilerle başlayabileceği belirtilmiştir.

DEHB ve öğrenme güçlüğü komorbiditesi yapılan çalışmalara göre %10-90 aralığında farklılıklar göstermektedir. Genel olarak ise, yapılan çalışmalarda DEHB ve Öğrenme Güçlüğü’nün komorbiditesi yüksek olarak belirtilmektedir. 1996 yılında Morgan ve arkadaşlarının yaptığı bir çalışmada dikkat eksikliğinin önde olduğu tipte matematik öğrenme güçlüğünün daha sık görüldüğü belirtilmiştir.

Kronik tik bozuklukları ve Tourette bozukluğu ile DEHB’nin bir arada bulunduğunu gösteren çalışmalar da mevcuttur. Yapılan bir çalışmaya göre; Tourette bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde %30-50 oranında DEHB görülebilmektedir.

Ülkemizde yapılan bir çalışmada DEHB’ye eşlik eden bozukluklar cinsiyet açısından karşılaştırılmıştır. Erkeklerde en sık eşlik eden bozukluk, %62.3 ile karşı olma karşı gelme bozukluğudur. Bunu davranım bozukluğu (%30.2), iletişim bozuklukları (%11.3), duygu durum bozuklukları (%7.5) ve anksiyete bozuklukları (%6.6) izlemektedir. Kızlarda ise, %54.8 ile karşı olma karşı gelme bozukluğu bunu sırasıyla, davranım bozukluğu (%22.6), duygu durum bozuklukları (%12.9), iletişim bozuklukları (%9.7) ve anksiyete bozuklukları (%6.5) izlemektedir.

DEHB’nun Yaşam Boyu Seyri

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun yaşam boyu seyrini inceleyen birçok çalışma yapılmıştır. Önceleri, DEHB belirtilerin zaman içerisinde azaldığı, daha çok çocukluğa özgü bir tanı olduğu üzerinde durulmuştur. Fakat daha sonra yapılan çalışmalar bize göstermektedir ki, DEHB belirtileri bu çocukların ileriki hayatlarına da etki etmektedir. Daha önceki çalışmalarda DEHB belirtilerinin, çocukların sosyal ve aile ilişkilerini ve eğitim hayatlarını olumsuz yönde etkilediğine değinmiştik. Bu kısımda ise, daha çok ileriye dönük yapılan çalışmalarla, DEHB’nin yaşam boyu seyrini ele alacağız.

Yapılan çalışmalarda, DEHB’nin ergenlik ve yetişkinlikte de, seyri değişmekle birlikte, devam ettiği belirtilmiştir. Belirtilen bir diğer konu da, dikkat eksikliği belirtilerinin, hiperaktivite ve impulsivite belirtilerinden daha kalıcı olduğudur. Ergenlik dönemi yapısı itibariyle kimlik arayışları ve öfke davranışlarının yoğun olduğu bir dönemdir ve DEHB tanısı almış çocuklar ergenlik dönemine impulsivite ve dürtüsellik belirtileri ile girerlerse, ergenlikte çözülmesi gereken kimlik sorunları ve davranışsal sorunların çözümü daha da güç hale gelebilmektedir.

Türkiye’de üniversite öğrencileri ile yapılan bir çalışmada erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivitesi ile kişilik özellikleri ilişkisine bakılmıştır. Çalışmada, DSMIV’e Dayalı erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanı ve değerlendirme envanteri ile MMPI-2 (Minnesota Multiphastic Personality Inventory-2) kullanılmıştır. Sonuç olarak; DEHB ölçeğinden yüksek puan almış olan grup, alt testlerden depresyon, histeri, psikopatik sapma, paranoya, psikasteni, anksiyete alt testlerinden de yüksek puan almıştır. Diğer bir bulgu da, DEHB puanları yüksek olan
grubun, aile içi problemleri, öfke puanları daha yüksek bulunurken, benlik değerleri daha düşük bulunmuştur.

Kişilik özellikleri ile DEHB ilişkisini araştıran çalışmalar bize ileriye dönük, DEHB tanılı çocuklarda oluşabilecek psikososyal sorunlarla ilgili bilgi vermektedir. Özellikle DEHB belirtilerinden hiperaktivite ve dürtüsellik, çocukların o dönemki sosyal, ailesel ve eğitim hayatlarını olumsuz bir şekilde etkilemektedir. Eğitim hayatı olumsuz giden çocuklarda okul bırakma, düşük akademik başarı, herhangi bir şeyde sebat etmekte güçlükler görülmektedir. Bu da ileriki hayatında iş ve meslek yaşamını, aile ve evlilik hayatını olumsuz yönde etkilemektedir. Bunun yanı sıra erişkinlikte de devam eden bu dürtüsel ve hiperaktif belirtiler, çocuklukta olduğu gibi ergenlik ve erişkinlik dönemlerinde de kişinin hayatını olumsuz yönde etkilemeyi sürdürmektedir. Bu kişiler de boşanma, evlilik sorunları, sık sık iş değiştirme, arkadaş ilişkilerinde zorlanma, sosyal kurallara uyumda zorluklar görmekteyiz. Doğal olarak bu durum, kişinin yetişkinlik dönemlerinde depresyon ya da anksiyete belirtileri oluşturmaktadır.

Davranım Bozukluğu ve DEHB İlişkisi

Davranım bozukluğu olan çocuk ve gençlerde, kendinden büyüklere küstahça davranışlar, başkalarının haklarını çiğneme, insanlara ve hayvanlara yönelik saldırgan davranışlar, hatalarını inkâr etme, güvenliği tehdit, hırsızlık ve sosyal kuralların ihlali gibi davranışlar görmekteyiz.

Çocukta ortaya çıkan uyum sorunlarını, davranış bozukluğu olarak tanımlamadan önce, çocuğun gelişme dönemleri ve gelişim özelliklerinin tanınması ve buna göre bir değerlendirme yapılması oldukça önemlidir. Bir dönemde uygun olmayan bir davranış, çocuğun başka bir gelişim döneminde uygun karşılanabilir. Örneğin; 1-2 yaşlarında bir çocuğun arkadaşını ağlatma pahasına onda olan bir eşyayı zorla alması mazur görülebilirken, okul çağında bir çocuğun bu davranışı sergilemesi uygun görülmemektedir.

Ayrıca davranışı değerlendirirken, bu davranışın hangi sıklıkla sergilendiğine dikkat edilmelidir. Bazen sergilenen uyumsuz bir davranış, bir duruma özgü olabilir. Çocuk çok korktuğu ya da o an çok zorlandığı için o davranışı sergilemiş olabilir. Bu tür davranışlar kalıcı değil, duruma bağlı oluşmaktadır ve sık sık tekrarlanmaz. Birçok nedenden dolayı korku ve tedirginlik yaşayan çocuklar, daha sonrasında bunların üstesinden gelmesine rağmen, bazı çocuklar yaşadıkları bu duygular üzerinde bu denetimi sağlayamazlar ve bu durumda da uyum bozuklukları gözlenmeye başlayabilir.

2006 yılında Abalı ve arkadaşlarının yaptığı bir çalışmada, davranım bozukluğu belirtilerinin erkeklerde, kızlara göre anlamı derecede yüksek olduğu belirtilmiştir. 2008’de Doğan ve arkadaşlarının yaptığı başka bir çalışmada ise, yine diğer çalışmayla uyumlu bir sonuç bulunmuş ve davranış sorunları erkeklerde, kızlara oranla daha yüksek bulunmuştur. Davranım bozukluğu çalışmalarında sürekli dürtüsellik ve karşıt olma- karşı gelme tanımlarının da yer verildiğini görüyoruz. Bu iki kavram daha özgül belirtiler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Dürtüsellik; iç tepisel davranma, fiziksel olarak güvenlik ihlali oluşturabilecek davranışlarda bulunma, sıra bekleyememe, başkalarının sözünü kesme, konuşmaması gereken durumlarda kendini durduramama, oyun bozma gibi davranışlar ile tanımlanmaktadır.

Karşıt olma-karşı gelme; kurallara uymama, sürekli huysuzlanma, otorite ile sürekli çatışmaya girme, isteyerek başkalarını kızdırma, hatalarını inkâr etme, sıklıkla kızgın, kinci ve intikamcı davranışlarda bulunma şeklinde tanımlanabilir.

Davranış sorunlarının etiyolojisinde; biyolojik, psikolojik ve psikososyal birçok faktör ele alınabilmektedir. Şimdi bu faktörleri inceleyelim:

  • Biyolojik Faktörler: Bozuklukta genetik etkenler üzerine birçok çalışma yapılmaktadır. Özellikle ikiz çalışmalarında, genetik etkiyi destekleyen birçok bulgudan söz edilmektedir. Ayrıca babasında antisosyal kişilik bozukluğu olan çocuklarda davranış sorunlarının yüksek olduğu belirlenmiştir.
  • Psikolojik Faktörler: Psikolojik faktörlerde özellikle üstünde durulan konuları, çocuğun bağlanma özellikleri, mizacı, zekâsı, sosyal ve moral gelişimi vb. özellikler oluşturur. Akademik anlamda istediği başarıyı elde edemeyen ve bunun hayal kırıklığını yaşamış çocuk ve gençlerde şiddetli davranış sorunları saptanmıştır. 2009’da Manti ve arkadaşlarının yaptığı bir çalışmada kişilik özellikleri, sosyal ve duygusal küntlük, davranış sorunları ile yakından ilişkili bulunmuştur.
  • Psikososyal Faktörler: Anne –baba ve çocuk arasında tek yönlü değil, çift taraflı bir ilişki söz konusudur. Bu ilişkiyi doğru anlamak ve doğru yönlendirebilmek çocuğun gelişimi açısından oldukça önemlidir. Davranış bozukluklarının oluşmasında ailenin çocuğa yaklaşımı, ailenin sosyal çevresi ile ilişkisi, ailenin sosyoekonomik düzeyi vb. durumlar bu davranışın gelişiminde etken olarak incelenmiştir. Anne-babanın çocuğa yaklaşımında sevgiyi merkez alan, uygun, dengeli bir yaklaşım çocuklarda sağlıklı davranışların gelişmesi ve yerleşmesinde oldukça önemlidir. Bunun yanı sıra çok fazla serbesiyetçi, sınırları koymakta zorlanan, çocuklarını sevgiye boğan aile tutumları ile tam tersi, beklentileri gerçekçi olmayan reddedici, cezalandırıcı, eleştirel anne-babaların çocuklarında sağlıklı davranışların yerleşmesi zor olacaktır.

Abalı ve arkadaşlarının (2006) yaptığı bir çalışmaya göre, ailelerin sosyoekonomik düzeyleri ile çocukların davranım sorunları ile ilişkisi bulunmuştur. Sosyoekonomik düzeyi kötü olan ailelerin çocuklarının, sosyoekonomik düzeyi iyi olan gruba göre insan, hayvan ve eşyalara zarar verme, kuralları bozma gibi uyumsuz davranışları sergilemede anlamlı derecede daha fazla belirti gösterdikleri bulunmuştur.

Dolandırıcılık ve hırsızlık belirtilerinde ise anlamlı bir fark söz konusu değildir. Yine aynı çalışmada, davranış sorunları açısından, eğitim düzeyi yüksek olan anneler ile eğitim düzeyi düşük annelerin çocukları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Fakat insanlara ve hayvanlara zarar verme davranışı lise ve üniversite mezunu olan annelerin çocukların da anlamlı derecede daha az bulunmuştur.

Ayrıca cinsel istismar çocuklukta ve ergenlikte görülen davranış bozukluklarında önemli bir problemdir. İhmal ve istismara uğramış çocuk ve gençlerde uyumsuz davranışlar daha fazladır ve aileleri sağlıksız iletişim kurma eğilimindedir. İhmal ve cinsel istismar, saldırgan ve şiddet içeren davranışlarla yakından ilişkilidir. Bunun yanı sıra, aile içi şiddet, evlilikte anlaşmazlık, alkol ya da madde bağımlısı anne-baba, zihinsel hastalığı olan anne-baba çocuk ve gençlerde görülen uyumsuz davranışları arttıran risk faktörleridir.

Davranış sorunları ve sağaltımı, koruyucu ruh sağlığı açısından oldukça önemlidir. Çünkü davranım sorunu olarak çocuk ve ergenlikte başlayan belirtiler, 18 yaş sonrasında Antisosyal Kişilik Bozukluğu tanısına götürebilir. DEHB’nin erken yaşta tedavi edilmesinin bir diğer önemini de burada görmekteyiz. DEHB tedavi edilmezse, davranım sorunu gösteren çocuklar ileri yaşlarda, Antisosyal Kişilik Bozukluğu eş tanısı alabilir. Nitekim yapılan bir çalışmada, Erişkin DEHB’de psikiyatrik eş tanı kontrol grubuna oranla, Antisosyal Kişilik Bozukluğu’nda 10 kat, alkol ve madde kötüye kullanımda 4 kat, duygu durum bozukluklarında 2 ila 6 kat, iletişim bozukluklarında ise 3 kat fazla görülmektedir.

Ataklık / Hiperaktivite ve DEHB

“Hiperaktivite, kaotik ve amaçsız hareketlilik anlamına gelmektedir” (Mukaddes, 2000). Hiperaktif, İngilizce hyperactive “aşırı hareketli (kişi veya çocuk)” sözcüğünden alıntıdır (etimolojitürkçe). Hiperaktivite; yerinde duramama, sınıf içi gibi kuralların olduğu yerde sık sık kalkma, uygun olmayan yerlerde koşma davranışı gösterme, tırmanma, sessiz ve stabil kalmakta zorlanma, “motor takmış gibi” hareket etme, kendini konuşmaktan alamama, sırasını beklemekte zorlanma ve çoğu kez başkalarının sözünü kesme gibi davranışlarla açıklanabilir (APA,2013).

Hiperaktif çocukların, dürtülerine hâkim olmakta zorlandıklarını ve çoğunlukla düşünmeden harekete geçtiklerini söyleyebiliriz. Özellikle hiperaktif olarak tanımlanan çocukların, daha çok okul döneminde zorlandıkları görülmektedir. Okul öncesi dönemde kurallar daha esnektir ve daha çok kendi istekleri doğrultusunda hareket etmelerine izin verilmektedir. Fakat okul dönemi ile birlikte, yaşamlarına da bazı sosyal kurallar katılmaya başlamaktadır. Artık sınıf içinde oturması, konuşmak için sırasını beklemesi, kurallara uygun davranması  istenmektedir.

Okul öncesi dönemde hiperaktif çocukların kendi başlarına oynarken sorun yaşamadıkları fakat oyuna başka arkadaşlarının katılması ile birlikte farklı davranışlar sergiledikleri gözlenmiştir. Artık oyun birkaç kişiden oluşmaktadır ve belli kuralları vardır. Bu tarz örgütlü oyunlarda, hiperaktif çocukların daha saldırgan, oyun bozucu ve daha hareketli davrandıkları izlenmiştir. Bunun nedeni olarak ise; zaten bu çocukların dikkatlerini sürdürmekte zorlanmaları, ortama daha fazla uyaran girince bu dikkatlerinin dağılması ve oyunun kurallarına adapte olamaması gösterilmiştir.

Hiperaktivitenin nedeni kimi zaman bir duruma bağlı olarak çıkabilir. Bu durumda hiperaktif davranışlar o durumun sonucudur. Örneğin; evde ya da okulda yaşanan strese karşı tepki olarak, yakın birinin ya da sevdiği bir hayvanın ölümü, anne baba çatışmaları, akademik başarısızlık bunlar arasında sayılabilir. Bu durumda çocuğa yapılacak en iyi müdahale, çocuğa doğru yardımda bulunmak, cezalardan kaçınmak, bu belirtileri oluşturan nedenleri iyileştirmeye çalışmaktır.

Öğrenme Sorunu ve Dikkat Eksikliği – Hiperaktivite Bozukluğu

Tarihte ilk öğrenme güçlüğü vakası, 1896 yılında Dr. Morgan tarafından “konjenital kelime körlüğü tanısıyla yayımlanmıştır. Morgan 14 yaşındaki “Percy” isimli vakasının, hiçbir zekâ problemi olmadığı halde, yaşıtları gibi doğru okuma ve yazma yapamadığını görmüştür. Fakat okuma güçlüğüne rağmen Percy aritmetik alanında hiçbir sorun yaşamamakta, bu alanda yaşının gereği performansı sergilemekteydi. Morgan bu durumu, yazılı ve basılı sözcükleri hafızada depolamakta problem olması ile açıklıyordu.

1930-1940’lı yıllarda yapılan çalışmalarda, öğrenme güçlükleri beyin hasarından kaynaklı, nörolojik bir bozukluk olarak ele alınmıştır. Bu çocukların beyinlerindeki hasarın hafif olduğu düşünülerek, daha çok “minimal beyin hasarı” tanısı kullanılmıştır.

DSM-V’e göre öğrenme güçlüğü; Kişinin okul becerisi, geçerli ölçüm araçlarıyla da gösterildiği üzere, kronolojik yaşına göre beklenen düzeyin altındadır ve okul ya da işle ilgili başarıyı ya da günlük yaşam etkinliklerini ileri derecede bozar. DSM-V’de üç görünümü belirtilmiştir:

1) Okuma bozukluğu ile giden

2) Yazılı anlatım bozukluğu ile giden

3) Sayısal (matematik) bozukluk ile giden şeklinde.

Öğrenme güçlüğü yaşayan çocukların zekâ düzeyleri normal ya da normale yakın olmasına rağmen, kendilerinden beklenen akademik başarıyı gösteremezler. Okul döneminin başlaması ile birlikte bu çocuklar aritmetik, okuma, yazma gibi alanlarda zorluklar yaşamaya başlamaktadırlar.

Öğrenme güçlüğü yaşayan çocuklar duyusal ve duygusal güçlükler yaşayabilirler. Zihinsel engel gibi engellenme koşulları, kültürel farklılıklara uygun olmayan eğitim ve DEHB ile birlikte görülebilir. Ancak öğrenme güçlüğü bu etkenlerin doğrudan sonucu değildir.

Bu iki durum yakından incelendiği zaman aralarındaki ayrım daha kolay yapılabilmektedir. Hem Öğrenme Sorunu hem de DEHB belli öğrenme güçlüklerine neden olmaktadır fakat bu nedenlerin oluş biçiminin her iki durumda nedenlerinin farklı olduğu görülmüştür. DEHB olan çocuklarda, aşırı hareketlilik, dikkat problemleri, ataklık gibi belirtiler öğrenme problemlerine yol açarken, öğrenme yetersizliğinde; görsel, işitsel, hafıza, göz- motor koordinasyonundaki zayıflıklar gibi alanlarda oluşan sorunlar öğrenme problemine yol açmaktadır.
Bizim çalışmamızda ve araştırmada kullandığımız ölçekte ölçmeye çalıştığımız durum daha çok, DEHB tanısı nedeniyle oluşan öğrenme sorunlarıdır. Genel profil DEHB tanısı almıştır ve bu tanıyla ilintili öğrenme sorunları sergilemektedirler. Bazı örneklemler de ise DEHB tanısına eşlik eden tanı olarak, özgül öğrenme güçlüğü
belirlenmiş ve bulgular bölümünde incelenmiştir.

Kaygı İle Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu İlişkisi

Kaygı, insan yapısında var olan, çevresel ve psikolojik olaylara gösterilen bir tepki ve tehlikelerle baş etmek için uyum sağlayıcı bir mekanizma olarak tanımlanabilen ve hepimizde var olan bir duygudur. Kaygı; stres, üzüntü, çatışma, sıkıntı, korku, acizlik, belirsizlik, yargılanma gibi birçok heyecanı içermektedir.

Kaygının gözlenebilen birçok fiziksel reaksiyonu mevcuttur; kalp atışının hızlanması, terleme, kızarma, kaslarda gerilme gibi fizyolojik belirtileri kapsar. Kaygının gelişiminde, genetik ve biyolojik etkenler, daha önce öğrenilen deneyimlerden edinilmiş bilgiler, durumsal ipuçlarından ve kişinin olayı ya da konuyu değerlendirme biçiminden
etkilenir.

Yaşanan bir olayın kaygı verici algılanıp algılanmaması, olayın mevcut yapısına, kişinin problem çözme becerisi ve savunma mekanizmaları ile yakından ilişkilidir. Ego işlevi kaygıyı düzenlemede oldukça önemlidir. Kişinin iç dürtüleri ile dış olayları arasında doğru ilişkiyi kurması, dış ve iç dünyalar arasında bir denge kurması ego’nun işlevidir. Egonun işlevini yerine getiremediği ve bu durumun üç aydan uzun sürdüğü kişilerde kronik anksiyete olur.

Yaşamımızın her anında biyolojik ve ruhsal ihtiyaçlar hisseder ama bunları her an doyuramayız. Çocuğun küçük yaşlarda hazzına göre hareket etmesi, etrafı tarafından normal karşılanabilir bir durumdur. Fakat çocuk büyüdükçe, büyükler ondan bir takım kurallara uyum sağlamasını bekler. Artık kendi dürtü ve ihtiyaçlarını, dışarıdaki
beklentilerle uygun hale getirmek durumundadır. Özellikle DEHB tanısı almış çocuklarda dürtü kontrolünde zorlanmalar olduğundan bahsetmiştik. Çocuk toplumun kurallarına uyum sağlayamadıkça, etrafındaki kişilerden tepkiler alır ve bunun sonucunda da kaygı yaşamaya başlar.

Kaygı’nın çocukların sosyal ve akademik başarısı ile ilişkisine yönelik birçok çalışma yapılmıştır. Çalışma sonuçları bize göstermektedir ki, yüksek kaygı düzeyi öğrenmeyi olumsuz yönde etkilemekte ve düşük kaygı düzeyine oranla, yüksek kaygı düzeyine sahip bireyler daha güç ve geç öğrenmektedir.

Ülkemizde 66 çocuk üzerinde yapılan bir çalışmada DEHB tanısı alan çocuklarda, anksiyete bozukluğu sıklığına bakılmıştır. Çalışmanın sonucuna göre; “DEHB’li çocukların yirmi altısında (%39.4) en az bir anksiyete bozukluğu eştanısı bulunmaktaydı. Olguların %21.2 (n=14)’sinde sosyal anksiyete bozukluğu, %16.7 (n:11)’sinde ayrılık anksiyetesi bozukluğu, %9.1 (n:6)’inde obsesif kompulsif bozukluk, %4.5 (n:3)’inde yaygın anksiyete bozukluğu, %4.5 (n:3)’inde panik bozukluğu bulunmaktaydı. Obsesif kompulsif bozukluk görülme sıklığı DEHB hiperaktivite-impulsivite önde giden tipte diğer alt tiplere göre anlamlı düzeyde daha fazla idi.”

DEHB’ye eşlik eden tanılarda anksiyete bozukluğu oldukça sık görülen bir durumdur. Yukarıda yer verdiğimiz çalışmanın sonuçları da bu bilgiyle paralel bulunmuştur. Çalışmada, OKB ile DEHB’nin hiperaktivitenin baskın olduğu tip ile arasında anlamlı bir ilişki bulunması, DEHB’de görülen hiperaktivite ile OKB’de gördüğümüz kompulsif eylemlerin striatumdaki benzer patofizyolojik süreçlerle ilişkili olabileceği şeklinde yorumlanmıştır. “Bazı araştırmacılar DEHB ile anksiyete bozukluklarının gelişiminin benzer bir patogeneze dayandığını öne sürerken bazıları ise DEHB ve anksiyete bozukluğu eştanısı gösteren olguların farklı fenotipik özellikler gösterdiğini ya da DEHB ve anksiyete bozukluğu birlikteliğinin DEHB’nin ayrı bir alt tipi olduğunu varsaymışlardır.”

Psikosomatik İle Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

“Psiko” ruh ve “soma” beden anlamına gelen iki Yunanca kelimenin birleşiminden oluşmuştur. Burada bir ruh ve beden dengesinden bahsediyoruz. Bazı çalışmalarda bu, zihin-beden dengesi şeklinde ele alınmaktadır. Kısacası psikosomatik; bedenle ruh arasındaki iletişim ve etkileşime dikkat çeken bir kavramdır.

Zihin ve beden ilişkisi ile ilgili tarih boyunca çokça açıklamalar olmuş ve bu konu birçok insanın dikkatini çekmiştir. Mısır, Babil ve Asur medeniyetlerinde de törenler ve telkin önemli yer tutmaktaydı. Tören ve telkinler iyileşmeyen hastalarda cerrahi müdahale ve ilaç tedavileri önerilmekteydi. Eski Yunan döneminde ise, Sokrat tüm organlar arasında etkileşim olduğundan bahsetmektedir ve hastaları bir bütün olarak ele almak gerektiğini söylemiştir.

Modern tıbbın babası Hipokrat da bütünlükçü bir bakış açısı getirmiş ve Hastalıklara yol açan şeyin, hastanın bedeni, ruhsal durumu ve çevresi arasındaki dengesizlikler olduğunu belirtmiştir. 16.yy da ise Descartes’in “ruh bir tarafa, vücut bir tarafa” şeklindeki düalist görüşü egemen olmuştur ve bütünlükçü bir bakış açıdan uzaklaşma başlanmıştır.

Psikosomatik sözcüğünü ilk kullanan ise; 1818 yılında JCA Heinroth olmuştur. Somatizasyon yani bedenselleştirme, duygusal çatışmaların bedene yansıtılarak bedensel belirtiler oluşturması şeklinde ele alınmaktadır.

Psikanalitik alanda, somatizasyon ile ilgili çok sayıda çalışma yapıldığını görmekteyiz. Psikanalitik görüşte zihin ve beden bir bütün olarak ele alınmıştır. Geleneksel Psikanalitik görüşte, somatizayon, altta yatan bir psikopatolojinin dışavurumudur. Kişi, bilinçaltı çatışmalarını, uygun olmayan savunmalarını, travmatik yaşam öyküsünü sözelleştirmeden yoksundur ve bu bastırılmış bilinçaltı olgular kendini bedenselleştirme yolu ile dışa vurmaktadır. Bu belirtileri sadece bedensel olarak ele almak eksik olacaktır. Bunlar bedensel oluğu kadar psikolojik belirtilerdir de.

Ruhsal durumun bedensel hastalıklara etkisi ile ilgili çalışmalar sonucunda, o dönemlerde tedavide doktor görüşmeleri, psikanaliz, hipnoz ve grup tedavisi önerilmiştir. 1940’lı yıllarda “American Psychosomatic Society”nin kurulması ile bu alandaki çalışmalar kurumsallaşmaya başlamıştır. 2003 yılı itibariyle de Psikosomatik tıp psikiyatrinin yeni bir üst uzmanlık dalı olarak ABD’de kabul edilmiştir.

Psikosomatik belirtiler, kişilerin yaşam kalitelerini oldukça düşürmektedir. İş, genel hoşnutluk, özel yaşam gibi alanlarda verimi düşürmektedir. Bu yüzden de modern tıbbın çokça üzerinde durduğu ve araştırdığı bir alan olmuştur.

Psikosomatik şikâyetleri görüldükleri sistemlere göre sınıflandırabiliriz. Burada unutmamamız gereken bir konu da bir hastalığın psikosomatik olarak adlandırılabilmesi için, organik bir nedeninin olmaması gerektiğidir.

Sonuç olarak, çalışmalarda psikosomatik belirtilerin stres ile ilişkisi üzerinde de durulmuştur. Çoğu zaman kişide olan stresin kısa vadede bir dışa vurumu olarak ele alınmaktadır bu belirtiler.

(1) Kas-iskelet sistemi ile ilgili belirtiler: Eklem ağrıları, spazmodik tortikolis, miyofasyal ağrı sendromu gibi hastalıklar bu gruba girmektedir.

(2) Beslenme ve Sindirim sistemi ile ilgili belirtiler: Sinirsel kusma, anoreksiya nervosa, obezite, mide ülseri, sinirsel kabızlık, mide kanaması, yeme sorunları (iki lokma arasında sofradan kalkma), mide ağrıları bu grup altında ele alınabilir.

(3) Baş ve Ağrı: Aft, ağızda uçuk, behçet hastalığı, kas gerginliği ağrıları, migren, gibi hastalıklar psikosomatik özellik gösteren hastalıklardır.

(4) Deri ile ilgili belirtiler: Psoriasis (sedef), egzema, ürtiker, gibi hastalıkları bu gruba örnek verebiliriz.

(5) Dolaşım sistemi ile ilgili belirtiler: Koroner damar hastalığı, migren, esansiyel hipertansiyon, vazopressör senkop gibi hastalıklar psikosomatik özellikleri olan dolaşım sistemi hastalıklarından gösterilmektedir.

(6) Üretim-boşaltım sistemi ile ilgili olanlar: Regl düzensizlikleri, cinsel işlev bozuklukları, yalancı gebelik, enurezis, enkoprezis gibi hastalıklar. Ülkemizde yapılan bazı çalışmalarda, DEHB’de somatik belirtiler ele alınmıştır. Yapılan bir çalışmada, Dikkat eksikliği ve hiperaktivite tanısı alan ayaktan psikiyatri hastalarında Psikiyatrik hastalık eş tanılarında somatizasyon eş tanısı incelenmiştir. Bunun yanı sıra yapılan çalışmalarda kullanılan SCL-90, Conners Aile Değerlendirme Formu gibi birçok ölçekte somatik semptomları ölçmektedir.

Schumacher (2002) tarafından yapılan bir çalışmada algılanan aile yetiştirme tutumları ile bedensel şikayetler arasında yüksek bir korelasyon bulunmuştur. Çocukluk ve gençlik çağında aileleri tarafından reddedilme hisseden kişilerde somatik şikayetler daha yoğun olarak bulunmuştur. Bunun yanı sıra çok sayıdaki çalışmada somatik şikâyetleri olan bireylerin çocukluk ve gençlik dönemlerinde, yaşam öykülerinde zorlu yaşam koşulları, cinsel istismar, kayıp ve ölüm, stresli olaylar gibi pek çok olumsuz durumun yaşandığını ortaya koymuştur.

Kaynak: Bu makale Meltem SEZER’in “Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Tanısı Alan Çocuk ve Egenlerde Cinsiyetlere Göre Semptom Farklılıkları” adlı yüksek lisans tez çalışmasından alınmıştır.

Okuyun!

Üstün Yetenekli Çocuklar Hangi Özelliklere Sahiptir?

Üstün yetenekli Çocuk Kimdir? Üstün yetenekten ne anlaşıldığı, farklı yer ve zamanlarda kullanılan yetenek tanımına, …

2 yorumlar

  1. Dikkat eksikligi tanisi konmus ve yillardir tedavi goren biriyim .Hastalik cok dogru tani edilmis .Meltem Hanimla iletisim kurabilecegimiz bir mail ,polikinlik veya telefon var midir acaba?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir